III.
Blog üç yaşında. Tabii eğer bir yıldır rölantide, bir kaç aydır da tatilde olduğunu saymazsak... Üç vakte kadar küllerinden doğacak!
Bir de: Yirmi İki... Bu, en iyi yılım olmalı.
Gandy.Phoebus
Blog üç yaşında. Tabii eğer bir yıldır rölantide, bir kaç aydır da tatilde olduğunu saymazsak... Üç vakte kadar küllerinden doğacak!
Bir de: Yirmi İki... Bu, en iyi yılım olmalı.
Strazburg'a geri döneli on gün olmuş bile...
"Do not be too sad, Sam. You cannot be always torn in two. You will have to be one and whole, for many years. You have so much to enjoy and to be, and to do."
Açık mektup:
Bakıyorum reklamını yapmak için bu sefer de WordPress'e erişimi engelletmişsin... Ancak çok sevinme; senin kadar geri kafalı yasalar bir tek burada işliyor, ve hiç şüphen olmasın ki bir gün burada da kaybedeceksin.
İşte o gün, imparatorluğunun çöküşünü keyifle izleyeceğim.
Şimdi sıkıysa burayı da kapattır!
Haydi durma, tüm interneti yasaklat!
Ama sakın unutma; ne beyin yıkayarak, ne de yasaklar getirerek sindirebilirsin bizi. Savunduğumuz şeyler senin küçük çıkarlarının lekeleyemeyeceği kadar büyük, güzel ve iyi. Bunu sen de biliyorsun, bu yüzden de hırsından kuduruyorsun.
Kudur 'Hoca', kudur!
11. Cumhurbaşkanlığı seçimi yaklaşırken...
Ankara'da yaşamayanlar için ön bilgi: İ. Melih Gökçek kontrolündeki İl Trafik Komisyonu, bilimsel, toplumsal veya çevresel hiç bir dayanağı olmadan kent merkezindeki tüm yolları 'tek yön' yaptığından beri, kısa ve basit yollar yerlerini son derece karmaşık labirentlerle bırakmış durumda.
Bu gülünç düzenlemelerden birisi, uygulamada korkunç olduğu kadar sembolik açıdan da çok anlamlı. Başkentin ana hattı olan Atatürk Bulvarı, Ulus Meydanı'ndan başlar, ilk Meclis'in, Hitit Güneşi'nin ve TBMM'nin yanından geçer, Kuğulu Kavşağı'ndan sonra Çankaya Köşkü'ne çıkar.
Daha doğrusu, çıkardı. Zaten altgeçitlerle delik deşik edilmiş Atatürk Bulvarı, artık Kuğulu'dan sonra tek yön. Yani Çankaya'ya çıkılamıyor. Tekrar edeyim: Ulus'tan çıkıp Meclis'ten geçen Atatürk Bulvarı, Köşk'e gitmiyor. Kısaca: Ulus, Meclis'ten Köşk'e, Atatürk'ten gidemiyor!
Alternatif yol hangisi mi? İran Caddesi.
Tahsin,
Gitmişsin... Ve bu sefer Rusya'ya değilmiş.
Duyduğumda, ilk olarak çocukluğumdan bir kaç an geldi aklıma; bir haftasonu bizi Altınpark'a götürmen, veya bürodaki Mac'leri kurcalayışımız... Sonra, Hilton'da kutladığın bir yılbaşı -ne kadar mutlu gorünüyordun-, ve elbette, Dikmen ve Fuar'daki evler...
Seni en son geçen yaz Fuar'daki evi kapatmaya yardıma geldiğimde görmüş olmalıyım. Şaşkındın; eğlenerek, onca eşyayı nasıl kutulayacağımızı ölçüp biçiyordun... Neşe saçıyordun, ve ev toplamak hiç bu kadar keyifli olmamıştı.
Tabii, tüm bunlar küçük detaylar. Fiziki varlığının dışında, her zaman bir ölçüt, bir örnek, özel bir isim oldun. Annemin anılarında, ablamın sözlerinde, Nazlı'nın yolunda, hep senin izlerin, hep senin o çok keyif aldığın hayatın vardı.
Zeynep en son dün sözetti senden... Ankara'ya geliyordun, kızının yeni evini görecektin. Oldukça heyecanlı olmalıydın, o da bir o kadar heyecanlıydı, tüm koşuşturmacasında en çok önem verdiği şeydi bu, dolu dolu bir haftasonu geçirecektiniz.
Gelmedin Tahsin... Keşke gelseydin.

Google Analytics'in yeni sürümü çok daha detaylı verilere ulaşma imkanı sunuyor. Aşağıda, sonuçları bloguma yönlendirilmiş aramalardan bir seçki mevcut. Bir tek sonuncusunda doğru cevaba ulaştıklarını umuyorum...

we're doing fine now, yeah we do
we don't feel sad or bad or blue
and you know
never defeated
broken inside, all that is fine
all that is fine
never defeated
never defeated
Technology, the totality of machines, mechanisms, systems and means of control, collection, storaging, processing and transmitting energy and information, created for the purposes of production, research, war, etc. The requirements of T. underlie the development of natural science. As Engels said, once society develops a technological requirement, it advances science more rigorously and quickly than a dozen universities. Practical results of science find their expression in T. On the other hand, T. supplies science with experimental equipement. The development of T., of the productive forces in general, determines the socio-economic structure of society. Labour is organised and distributed according to what instruments society possesses. The progress of mechanical T. gave birth to the working class, paved the way for its organisation and building of a socialist mode of production. In its turn, social structure greatly influences the rate and nature of the development of T. Thus, the development of T. under capitalism engenders chronic unemployment, crises of overproduction and converts the worker into an appendage of the machine; in capitalist society the progress of modern automatic T. leads to a lowering of the standard of the worker's education to his intellectual degeneration. The decay of imperialism is reflected in the accelerated development of those industries which bring in greater profit, even if the results of this growth are prejudicial to man (military T.). Only socialism provides unlimited possibilities for developing T. since its sole purpose is to ensure man's domination over nature. Under socialism, T., based on automation, electronic computers and new technological processes, transforms science into a direct productive force and facilitates the conversion of labour into a play of man's physical and spiritual powers.-A Dictionary of Philosophy, Progress Publishers Moscow, 1967.
1920'lerde kurulan Türkiye Cumhuriyeti, kurucu miti Kurtuluş Savaşı'na dayanan ve temel ideolojisi Kemalist Devrim İlkeleri olan bir siyasi sistemdir. Bu fikirler, kurumlar ve uygulamalar bütünü, kısacası rejim, çokpartili yapıya kavuştuğundan beri bir çok kez dengesini yitirmiş, askeri müdahalelerle sekteye uğratılmış, tutucu veya gerici anayasalarla çizgisinden saptırılmıştır.
Bu kopuşlardan sonuncusu olan 12 Eylül 1980 darbesi ve 1982 Anayasası, kitlesel sol hareketini baltalayan, din sömürgeni siyasetin önünü açan, ve yüksek seçim barajıyla milli hakimiyeti sıfıra indiren antidemokratik bir karakterdedir. Yoldan çıkmaya meyilli, miadı çoktan dolmuş bu çarpık yapının 28 Şubat 1997 tarihli postmodern darbe ile ömrü uzatılmış ve bugünlere gelinmiştir.
2007 Türkiyesi işte budur; rejimin bağlayıcı unsurları dağıtılma tehlikesi altındayken, kurumlar işlevini yitirmiş ve meclis siyaset üretemez durumdadır. Dinci, milliyetçi ve liberal sağın karşısında, statükocu merkez sol yetersiz kalmakta, çağdaş sol anlayışı ise siyasi bir yapı kazanamamaktadır. Bu kurumsal tıkanıklık sürecinde ordunun e-muhtıra yöntemini geliştirmesi de dikkat çekicidir.
Bu olumsuz manzarada tek umut verici gelişme, eşi görülmemiş bir kapsamda faaliyete geçen toplumsal hareketlenmedir. Ankara ve Istanbul'da düzenlenen dev mitingler, rejimi sahiplenmeye hazır, güncellemeye hevesli, ve korumakta kararlı bilinçli bir kitlenin göstergesidir. Temsiliyet niteliğini yitirmiş bulunan Meclis, sokağın iradesine boyun eğmek zorundadır. Yeni bir dönem kapıdadır.
Fotoğraf laboratuvarındayım.
Son seyahatimde çektiğim fotoğrafları banyo ediyorum. Çekmediğim bir fotoğraftan, tanımadığım bir kız beliriyor. Karanlıkta, kız gerçek oluyor.
Beni görüyor, gülümsüyor, seviyor.
Laboratuvarın ardında aydınlık bir oda keşfediyoruz. Orada yaşamaya başlıyoruz, mutlu oluyoruz. Gülümsemesi hiç kırılmıyor, sevgisi hiç silinmiyor.
Hep benim olsun istiyorum, uyurken fotoğrafını çekiyorum. Gözlerini kırpıştırıyor, gözyaşları saçılıyor. Fotoğrafı banyo ettiğimde, kız kayboluyor.
Geriye yalnızca fotoğrafı kalıyor.
Yazmak isteyip unuttuğum, gecikmeli bir detay aktarımı...
Geçtiğimiz ay fransız yönetmen Armand Gatti'yle söyleşi ve El Otro Cristobal filminin gösterimi vardı. Castro'dan Picasso'ya, Sartre'dan Mao'ya hayatından geçmeyen kişi, Résistance'tan Mayıs 68'e kadar da katılmadığı olay bulunmayan, 83 yaşındaki bu 'larger than life' karakterle muhabbet etmek unutulmazdı.
Gatti'nin 'hayat arkadaşı' (sanırım o yaşta birlikte olup evli olmayanlar için bu tanım kullanılıyor), La Jetée'deki büyüleyici kadın olarak tanıdığım Hélène Chatelain. Söylentiye göre, Gatti'nin büyüsüne kapıldığında Chris Marker'la birlikteymiş ve iki yönetmenin onyıllardır konuşmuyor olmasının sebebi de buymuş...
Hayatının sonbaharında, yüzü artık kırış kırış olsa da gözleri hala pırıl pırıl olan Hélène; soğuk bir şubat gecesinde, antrepodan bozma konser salonunda, rahatsız bir iskemlede, hemen yanımda oturan Hélène; arada yorgunluğa teslip olup dalan, sonra da tıpkı La Jetée'deki gibi gözlerini kırpıştırarak uyanan sevgili Hélène... Gece boyunca söyleşiyi pür dikkat takip etmeye çalıştı, Gatti'nin kafası karıştığında cümlelerini tamamladı, kulağı duymadığında açıklama yaptı.
Neler hissettiğini, neler düşündüğünü merak ettim... Hiç pişmanlık hissediyor muydu geçmişine dair, tercihlerinin sorumluluğunu yıllarca taşımak nasıl bir yüktü, o gün orada olmak nasıl bir histi? En önemlisi, gençliğini anlatan yaşlı bir adama hala nasıl aşkla bakıyordu? Aşk neydi sahiden, hep var mıydı, yoksa yerini alışkanlığa, kaderciliğe, kabullenmeye mi bırakmıştı? Ve... neden yırtıktı paltosu?
Hangi hayatı seçiyoruz? Ve bunu neden yapıyoruz?

Yaşanılanlar, görülenler ve öğrenilenler ne kadar acı olursa olsun, macera insanoğlu için büyük bir nimetti. Çünkü dünyadaki en büyük mutluluk, bu Dünya'nın şahidi olmaktı.


Anahtarlığımdaki tek aksesuar, babamın Finlandiya'dan getirdiği mavi boyalı, ahşap, stilize bir ren geyiği. Zaten tek bir anahtarlığım var, içinde bulunduğum döneme göre peşinden sürüklediği anahtarlar değişse de... Kullanmadıklarımı bir zarf içinde, terkettiğim ülkeden arta kalan bozuk paralarla birlikte, geri dönüş günü gelinceye kadar çekmecemde saklarım.
Ren geyiğinin aşınan köşelerinde, mavinin altından soluk, sarımtırak ahşap ortaya çıkmış. Hep cebimde taşıdığım anahtarlığım, geri dönülecek bir evim olduğuna dair daimi tek güvencem olduğundan, asla kaybolmadı, hep yanımda oldu. Hiç kapıda kalmadım, hiç geri dönmedim, hiç dışarıda hapsolmadım. Bunun bedeli olarak aşındı anahtarlığım...
Anahtarlığım şu aralar oldukça ağır. Strazburg'a geri dönmüş olmama rağmen, 'öteki' hayatıma ait anahtarları çıkarmaya henüz cesaret edemedim. Üç ev, iki dış kapı ve bir posta kutusu, açılmak için tek bir halkanın çevresine dizilmiş anahtarlara ihtiyaç duyuyorlar. Ne kadar çok anahtar varsa kontrol o kadar bendeymiş hissine kapılıyorum bazen.
Üçüncü ev anahtarı, Çeşme'deki yazlığın. Yılda yalnızca bir kez kullanma fırsatım olsa da, onu da yanımda bulundurmayı seviyorum; her an kaçıp tatile gidebilirmişim hissini yanımda taşıyorum adeta. Yaşadığım gri kentlerden sıkıldığımda, karnıma sancılar saplandığında, başka bir yere sığınabilme ihtimali beni rahatlatmaya yetiyor, asla gitmeyecek olsam da.
Eskiden oda anahtarımı da taşırdım aynı metal halkada... Dünyanın ağırlığını taşıyamaz olduğumda -bir zamanlar dünyanın ağırlığını taşıdığımı zannederdim-, sahiden sığınabildiğim bir yer vardı; odama girer, normalde ardına kadar açık olan kapımı kilitlerdim. Diğer anahtarlardan ayırt edebilmek için turuncu plastik kaplıydı oda anahtarım, özeldi...
Kilitler kapılara, anahtarlar kilitlere tutsak. Ben de anahtarlığıma...
Yet each man kills the thing he loves,
By each let this be heard,
Some do it with a bitter look,
Some with a flattering word,
The coward does it with a kiss,
The brave man with a sword!
Would it get some wind for the sailboat.Yıl biterken...
And it could get those for it is.
It could get the railroad for these workers.
It could be a balloon.
It could be Franky, it could be very fresh and clean, it could be.
It could get some gasoline shortest one.
All these are the days my friends,
and these are the days my friends.
All these are the days my friends,
and these are the days my friends.
Kuşkusuz her devrim ve özgürleşim süreci, kurbanlar yaratır. Eylemci tarafından bu kurbanlar sacrifice olarak görülse de, gerçekte victim olduklarını unutmamak gerekir. Bu makyavelist bir tercihtir; sorumluluk gerektirir ve sürecin tersine dönme riskini de beraberinde getirir. Görüşleri zaten alınmamış, tercihlerine danışılmamış kurbanlar için ise, artık çok geçtir.
Ankara'dayım. Ankara soğuk.
your name like ice
into my heart

Bu, 17 yıldır görmediğim, konuşmadığım, kısacası tanımadığım ağabeyim.
Babamın ilk evliliğinden oğlu Selim, annesiyle İngiltere'de yaşıyordu ve ben çok küçükken yaz tatili için Türkiye'ye geldiğinde çekilmiş tek tük fotoğraftan başka ortak bir anımız yoktu. Daha sonraları bir kaç kez mektup yazdığını hatırlıyorum, ancak zaman geçtikçe bağlar gevşedi, haber alınmaz oldu, izi kayboldu.
İki sene öncesine kadar... Manchester'da kurulmuş Amplifier isimli bir rock grubunun vokal ve gitaristi olduğu öğrendim; Deftones'a öngrup olarak turneye çıkmış, ilk albümleri olumlu tepkiler almıştı. Kayıtsız kalamazdım, bir mail yazdım, ancak yanıt mesafeli ve soğuk geldiğinden devamını getirmedim.
Derken geçtiğimiz pazar Strazburg'un konser alanı La Laiterie'nin programına bakınırken beklenmedik bir tarihle karşılaştım: "14 DEC - AMPLIFIER (UK)". Burada yaşadığımı biliyordu ve sürpriz yapmak gibi bir niyetim yoktu; mail yazıp orada olacağımı söyleyip, görüşebilme dileğimi ve telefon numaramı ilettim.
Bu defa yanıtı çok sıcak oldu; konser için Bilbao'dayken aradı, beni davetli listesine eklediğini, geldiğinde ilk iş arayacağını, kesinlikle görüşmek istediğini ifade etti. Ne de olsa yapmamız gereken bir hayli catching up olduğunu söyleyip gülüştük... Perşembe günü konserden önce buluşmak için sözleştik.
Detaylara giremeyeceğim. Hem aklım hala karma karışık olduğundan, hem de öylesine özel, tarifi zor, ve oldukça da acayip bir durumdu ki, nasıl anlatılabilir bilmiyorum. Bakışmaların bu kadar yoğun olduğu, basit sözlerin bile bu derece anlam yüklü olabileceği az karşılaşma vardır muhtemelen.
Fiziki benzerlikler bir yana -grup üyeleri gözleri ve çeneyi benzetti-, daha ilk andan 20 yıldır sahiden abi-kardeşmişiz gibi öyle bir bağ kuruldu, öyle bir yakınlık oluştu ki, en son geçen hafta görüşmüş kadar rahattık. Yine de elimizde yalnızca hızla akan bir kaç saat oluğunun bilincinde, fevkalade duygu yüklü anlarımız oldu.
Veda anında, 14 yıldır taktığı kasketini verdi.
Muji siparişlerim bugün elime ulaştı. Postacının elinde kocaman bir karton kutu görünce şaşırdım; bir kaç küçük ürün sipariş etmiştim sadece. İçini açınca karşılaştığım manzara inanılmazdı; kırılgan olmayan ürünler almış olmama rağmen, kutunun içi süngerimsi dolgu malzemesiyle doluydu ağzına kadar. En üstte fatura yüzüyordu, bir zarf içinde... Elimi ilk daldırışımda, hava baloncuklu bir paket içinde traş çantasına ulaştım; içi dolgun dursun diye -plastik poşet içinde- buruşuk kağıtla doldurulmuştu.
İkinci denememde, ortadan katlanıp bantlanmış hava baloncuklu bir zarf geldi elime, içinden mini kalem, lens kabı, ilaç kutusu gibi küçük ürünler çıktı, her biri ayrıca jelatinle kaplıydı. Üçüncü seferde, hava baloncuklu bir paket içinde ve yine hepsi ayrı ayrı jelatinle kaplanmış halde -sıkı durun- üç adet defter çıktı. Evet, defter; jelatin, hava baloncuğu, dolgu malzemesi ve karton kutu ile koruma altına alınmış defterler...
Son parçayı bulabilmek için tüm dolgu malzemesini boşaltmam gerekti; odanın her yerine dağıldılar ve statik elektrikle oraya buraya takıldılar. Küçük bir karton kutudan çıkan çalar saat de hava baloncuklu bir paketle sarmalanmıştı, üstelik pilleri de hava geçirmez plastik poşet içinde, -doğru bildiniz- jelatin kaplı vaziyetteydi... Son durum; iki karton kutu, iki zarf, iki çeşit dolgu malzemesi, dört hava baloncuklu paket, sekiz jelatin kaplama.
Anneanneme yaptığı börek-çöreği getirirken iç içe beş ayrı poşete sarmalar diye kızarız hep, "çevreyi hiç düşünmüyor, marketten sayısız plastik torba alıyor" diye... Muji'nin o markasız, minimalist, çevreci ürünlerinin de aynı prensiplerle paketlenmesini beklerken karşılaştığım -canım anneanneminkinden beter- bu sorumsuzluğun kaynağını merak ediyorum. Sanırım en iyi açıklamayı yine Le Guin yapıyor;
Urras is a box, a package, with all the beautiful wrapping of blue sky and meadows and forests and great cities. And you open the box, and what is inside it? A black cellar full of dust, and a dead man.